Başlayan şey

Ağır kanaması vardı. Kan kaybediyordu. Müdahale etmek ve kanı hızla durdurmak gerekiyordu.

Doktor apar topar içeri girdi ve kanayan bölgeye tampon uyguladı. Bu işlem kanamayı bir nebze yavaşlattı, ancak tam olarak durdurmaya yetmedi.

Kanayan yerin dağlanması şarttı. Doktor, gerekli takviyeleri hazırlayıp uygulamaya başladı. Kanama yavaş yavaş azaldı, dağlanan bölgedeki hücreler iyileşmeye bırakıldı.

Fakat burada asıl mesele sadece kanamayı durdurmak değildi.
Dağlama sırasında vücuda giren takviyenin ne yapacağı hâlâ büyük bir soru işaretiydi. Takviye kanayan dokuyu tamamen iyileştirebilir ya da vücuttaki başka organlara zarar verebilirdi. Kimse sonucunu bilmiyordu.

İlk etki umut vericiydi. Takviye, kanayan bölgede hızla çalışmaya başlamıştı. Doktor dikkatle hastayı izliyor, damarların yavaş yavaş kapanmasını bekliyordu. Ancak kısa bir süre sonra beklenmedik bir şey oldu.

Hastanın nabzı birden yükseldi. Cildi boyunca hafif bir kızarıklık yayıldı. Doktor bunun normal bir tepki mi yoksa tehlikeli bir yan etki mi olduğunu anlamaya çalışırken hasta ve doktorun yardımcıları endişeyle birbirlerine baktı.

Tam o sırada hastanın damarları boyunca ince, parlak bir çizgi hareket etmeye başladı.
Sanki takviye sadece kanamayı durdurmakla kalmıyor, vücut içinde bir hedef arıyordu.

“Bu… normal değil,” diye fısıldadı doktor.

Takviyenin nereye ilerlediği ve orada ne yapacağı konusunda kimsenin en ufak bir fikri yoktu. Eğer doğru noktaya ulaşırsa hayat kurtaracaktı…

Ama yanlış yere giderse, sonuçları tahmin bile edilemeyecek kadar tehlikeli olabilirdi.

Ve o an monitörde ani bir sinyal değişimi belirdi.

Bir şey başlamıştı…

Monitördeki sinyal dalgalanmaya başladı. Önce hafifti, sonra bir anda keskin bir yükseliş gösterdi. Hastanın bedeni istemsizce titredi.
Cilt altındaki parlak çizgi çoğalmaya başlamıştı. Artık tek bir hat değildi; damarlar boyunca ağ gibi yayılıyordu.

Doktor geri çekildi.
“Bu mümkün değil…” diye mırıldandı.

Takviye, sanki canlıymış gibi hareket ediyor, dokuların arasına hızla giriyordu. Yardımcılardan biri korkuyla geri adım attı.

“Hocam… bu şey damarları takip etmiyor. Sinirlere doğru ilerliyor.”

O anda hastanın ağzından boğuk bir çığlık koptu. Başını geriye doğru kasarak yatağın üzerinde yay gibi doğruldu. Elleri yatak kenarını öyle bir kavradı ki tırnakları kırılıp etine gömüldü.

Monitör tekrar öttü.
Kalp atışları düzensizleşmişti.

Doktor çaresizce bağırdı:
“Serumu kesin! Hemen!”

Ama çok geçti. Takviye, sinir sistemine ulaşmıştı. Hastanın gözleri bir anlığına tamamen bembeyaz göründü, sonra hızla karardı. Sanki gözbebeklerinin arkasında bir şey hareket ediyordu.

Bir uğultu yayıldı odanın içinde. Kimse nereden geldiğini anlamadı. Hastanın ağzı yavaşça açıldı, nefes sesi değişti. Boğuk, insan dışı bir tını yükseldi.

Ve sonra…

Hastanın dudakları kıpırdadı.

Fısıltı, neredeyse duyulmayacak kadar hafifti. Ama herkes duydu:

“Daha fazla…”

Doktorun yüzü kireç gibi oldu.

Takviye sadece bir yarayı kapatmıyordu.

Bir şey uyanıyordu…

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir